Mert Aydın yazdı: Ovett ile Seb Coe! Zıtların rekabeti

Zıtların rekabeti her alanda insanoğlunu çekmiştir. İyi-kötü, şişman-zayıf, güzel-çirkin derken hemen kendimizi bu tip rekabetlerin bir noktasına konuşlandırırız.

Yıllar yıllar önce daha top oynayıp acıktığımız dönemlerde klas olduğu her halinden belli yakışıklı bir adamla saçları erken dökülmeye başlamış, pek de sevimli olmayan bir adamın rekabetinde kolayca saf tutmuştum. 9-10 yaşlarında kardeşimle yaptığımız o koşu yarışları öncesinde ikimiz de kendimize isim olarak yakışıklı, klas adamı seçmek isterdik. Parayla kura atışı yapılır kazanan istediği ismi seçerdi.

2005 yılında Helsinki’de Dünya Atletizm Şampiyonası sırasında Basın Merkezi’nde yüzü hiç de yabancı gelmeyen kel ve göbekli bir adama denk geldim. Önündeki akreditasyon kartında okuduğum isim beni afallattı. Hani o yıllarca rekabette düşman olarak gördüğüm adam var ya ta kendisiydi. Bu keşfimi hemen rahmetli Cüneyt Abi (Koryürek) ile paylaştım. Bana bakıp güldü ve dedi ki, “Asıl iyi bir insan olan budur. Diğeri yukarıdan bakar insana”. İşte tam bir şok! 25 yıl yanlış adamı mı kendime kahraman bellemiştim? Ve sonra başladım durumu araştırmaya.

Efendim, benim için yıllarca ‘kötü adam’ olan kişinin adı Steve Ovett’ti. İngiltere’nin tatil beldesi olarak bilinen Brighton’lı alt gelir grubundan bir ailenin üyesiydi. Kötü talih, okulda da onu bulmuştu. Steve, o zamanlar şimdiki gibi anlayışla karşılanmayan bir dertten mustaripti: Disleksi. Genç adamın futbol denemeleri de takım oyununa inancının azlığı nedeniyle sonuçsuz kaldı.

Ovett’in doğumundan 10 ay sonra Londra’da bir mühendisin oğlu olarak dünyaya geldi Sebastian Coe. Anne tarafından Hint kökeni de vardı. İyi okullarda okurken atletizme başladı. Onu ilerleyen yıllarda Lord unvanına ulaştıracak belki hepimizin gözlerini boyayacak o sürecin başlangıcıydı bu. Onun yaşamındaki zayıf nokta babasıydı. Atletizmle yakından uzaktan ilgisi olmayan Peter Coe, Seb’in antrenörlerini yetersiz bulmaya başlamış ve bir anda Serena ile Venus’un babası Richard stayla olayın içine girmişti. Baba-oğulun gerilimli ilişkisi, atletizm camiasında hep konuşuldu.

Piyasada ilk tanınan Ovett oldu. Agresif koşusu, yarış sonlarından az gülen, sevimsiz adam görüntüleri hep aleyhine işledi. 70’lerin ikinci yarısına girilirken 800 metre ve 1500 metrede iki atletin dünyayı sarsacağı tahmin ediliyordu. Ovett ve Belçikalı Ivo Van Damme. Van Damme 1977’de bir trafik kazasına kurban gittiğinde İngiliz için yaşam farklı bir yöne doğru gidiyordu.

Van Damme’ın öldüğü günlerde bir başka İngiliz atletin orta mesafe performansı konuşulur hale gelmişti. Seb Coe da İngilizlerin pek sevdiği 1 milden yola çıkarak 800 ve 1500’de iyi dereceler yapıyordu. Kısa süre içinde öyle bir duruma gelindi ki 1980 Moskova Olimpiyat Oyunları, ikili için bir çarpışma noktası oldu.

Ovett, içine kapanık bir karakter. Zor çocukluğu, disleksi problemi hepsi bir paket olmuş onun karşısına çıkmıştı. Coe ise tam tersi cazdan, tiyatrodan konuşabilen burjuva sınıfının iyi bir temsilcisiydi. Yarışlardan sonra gülerek hayranlarının uzattığı fotoğrafları imzalardı. Bu nedenle dünya üzerinde Ovett değil Coe’ydu kendisine daha çok taraftar toplayabilen.

Margaret Thatcher’ın Olimpiyat boykot tavsiyesine rağmen Britanyalı sporcular Moskova yolunu tuttu. 800 metrede favori Coe’ydu. Kazanan Ovett oldu. Ardından kuru bir tebrik geldi. 1500 metrede favori Ovett’ti. Kazanan ve hatta rakibini bronza iten o estetik koşusuyla Coe’ydu.

Ovett için Moskova sonun başlangıcı oldu. O inişe geçerken Coe hep su yüzünde kaldı. Sakatlıklar ikisini de zorladı. Coe 1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda 1500 metrede yine altın kazandı. Ama onu ülkede asıl kahraman yapan bunlar değil 2012 olimpiyat oyunlarını Londra’ya kazandırmak oldu.

Yakından tanıyanlar için Coe, Lord unvanını sonuna kadar taşıyan, zaman zaman rol yapan bir adam. Uluslararası Atletizm Federasyonları Birliği’nin başkanı olarak daha fazla göz önünde. Ovett ise Avustralya’da yaşıyor ve televizyon yorumculuğu yapıyor. Yakın arkadaşlarının çok sevdiği bir adam olarak anılıyor. Oğlunun da bisiklet sporunda kendine bir yer edindiğini ifade etmek lazım.

Çocukken Coe’yu tutardım. Çocukluğunu, yaşadıklarını öğrendikten sonra Ovett’e sempati duymaya başladım. Benim duygularım bir yana bu iki atletin 70’lerin ikinci yarısı ve 80’lerin ilk yarısında atletizme damga vurduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani kimin iyi olduğu, olmadığı galiba bizim için geyikten öteye gitmeyecek.

Mucize Mil’in efsane cerrahı

Sir Roger Bannister sadece büyük bir atlet olarak değil önemli bir beyin cerrahı olarak da efsaneleşti. Onun hayali 1 mili 4 dakikanın altında koşabilen ilk adam olmaktı ve ağır tıp eğitimine rağmen bunu başardı.

Hiçbir Olimpiyat madalyası olmayan bir atlet efsane olabilir mi? Olabilir. Bunun en güzel örneği Sir Roger Bannister. 3 Mart 2018 günü Oxford’da 89 yaşında yaşama veda etti Doktor Bannister. Sadece büyük bir atlet olarak değil önemli bir beyin cerrahı olarak da.

Peki neydi Bannister’ı bu kadar önemli kılan? Bir kez Commonwealth bir kez de Avrupa Şampiyonu olan bu atlet ne başarmıştı da dünya atletizmi yas tutuyordu? Anglo Sakson dünyasının en büyük takıntılarından 1 mildi onun sırrı. 1 mili 4 dakikanın altında koşabilen ilk adamdı Bannister.

Oxford’da tıp eğitimine başladığı günlerde atletizme merak saldı Bannister. Hem bu işin acemisiydi hem de ağır tıp eğitiminden vakit buldukça günde yarım saat antrenman yapabiliyordu. 18 yaşında 1 mili 4:24.6’da koştuğunda kaşlar havaya kalktı. Bu çocukta farklı bir şeyler vardı. Öyle ki 1 yıl sonra hem de Londra’da düzenlenen Olimpiyat Oyunları için aday kadroya bile girmişti. Ama hazır olmadığı biliyordu. Başta Emil Zatopek olmak üzere ustaları tribünden izleyip not tuttu.

1952 Olimpiyat Oyunları’nda Lüksemburglu Josy Barthel’in kazandığı 1500 metre finalinde 4’üncü olarak madalyayı kaçırdı. Ama onun kafasında başka tilkiler dolaşıyordu. 1 mili 4 dakikanın altında koşabilen ilk adam olmak. Avustralyalı John Landy ve Birleşik Amerikalı Wes Santee’nin de kafasında aynı şeyler vardı. 3 genç adam, tarihi yazabilmek için gayret sarf ediyordu.

6 Mayıs 1954. Oxford’da Iffley Road Track’te 3 bin atletizm meraklısı toplanmıştı. Aslında anormal bir durum yoktu ortada. Britanya Atletizm Federasyonu Karması ile Oxford Üniversitesi arasında yarışlar koşulacaktı. Artık koştuğu her yarışta 1 milde 4 dakikanın altına inmek isteyen Bannister için de olağan bir gündü. Hatta sabah yine hastaneye, görev başına gitmişti. Saatte 40 kilometreye kadar varan rüzgar nedeniyle az daha yarışmaktan vazgeçiyordu. Rahatça kazanacağı ama derece yapamayacağı bir yarış istemiyordu. Enerjiyi rekor için saklıyordu.

Ne var ki gün içinde rüzgar durdu. Daha önceki rekor denemelerinde ona hız veren Chris Chataway ve Chris Brasher, görevlerinin başındaydı. Ateş Arabaları filminin kahramanlarından Harold Abrahams ise radyoda yarışın yorumcusuydu.

Brasher ilk turu 58 saniyede, yarım mili 1:58’de geçti. Chataway görevi devraldı son tura 3:01’de girdi. Hemen arkasındaki Bannister yarışın bitmesine yaklaşık 250 metre kala atağına başladı. Finişi geçtiğinde derecesi 3:59.4 olarak gösteriliyordu. Olmuştu. Bannister’ın rüyası gerçek olmuştu.

İngiliz atlet, bununla kalmadı. Aynı yıl Kanada’nın Vancouver kentinde düzenlenen Commonwealth Oyunları’nda Mucize Mil adı verilen yarışa katıldı. Bu kez karşısında ezeli rakibi Avustralyalı John Landy vardı. 10 metre geriden gelerek son virajda rakibini geçen Bannister, bu kez 3:58.8 ile altını alıyordu. Landy de 3:59.6 koşmuştu. Artık 4 dakika baskısı atletlerin kafasından çıkmıştı.

Roger Bannister, sporda hiçbir şeyin imkansız olmadığını kanıtlamıştı. Hem de en az atletizm kadar sevdiği mesleğini yaparken. Onun neden efsane olduğunu anlatmaya çalışırken bunu söylemeliyiz.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*